Yalnız Bir Adamın Hikayesi - Serkan Dağlı
İstanbul’un yağmurlu bir gününde Efe, kalabalık caddelerde ve sokaklarda, ıslanmış sigarası elinde, sessiz adımlarla yürüyordu. Zihnindeki karmaşık düşünceler arasında anılar birer birer gözlerinin önünde canlanıyor; buğulu bir pencerenin üzerinde ağır ağır süzülen su damlacıkları gibi geçmişin izleri de hafızasında aşağı doğru akıyordu. Her yağmur damlası Arnavut kaldırımlarının soğuk taşlarına çarptıkça, kalbinde hissettiği karmaşık duygular bilinmeyen bir yere doğru yayılıyordu.
Güneşli günleri ve baharı geride bırakmıştı; tıpkı geride bıraktığı aşkların mutluluklarını, sevinçlerini, üzüntülerini ve hayal kırıklıklarını geride bıraktığı gibi. Hepsi artık zihninin ve kalbinin içinde kaybolmuş anılara dönüşmüştü.
Soğuk ve yağmurlu İstanbul akşamında Efe yalnız başına yürümeye devam ediyordu. Etrafındaki insanlar bir telaş içinde sağa sola kaçışıyor; kimi sevgilisinin elini tutup metroya yetişmeye çalışıyor, kimi ellerindeki poşetlerle otobüs duraklarına sığınıyordu. Efe ise soğuğu ve yağmuru umursamadan Arnavut kaldırımlarının üzerinde ağır adımlarla ilerliyordu. Gece karanlığında ıslanmış paltosu sokak lambalarının ışığında parlıyor, kirpiklerinden süzülen yağmur damlaları yanaklarına düşüyordu.
Elindeki sigarayı iki dudağının arasına götürdüğünde sönmüş olduğunu fark etti. Bunun kaçıncı sönmüş sigara olduğunu bir an düşündü, sonra ıslanmış sigarayı yere attı. Soğuktan üşümüş elini paltosunun sol cebine soktu ve orada taşıdığı umuda, bilinmezin içinde yeniden sarıldı.
Şiddetle esen rüzgâr, âşık bir kadının öfkesi gibiydi. Yağmurlu gecelerde rüzgâr bazen bütün şiddetini kalbinde hissettirir, bazen de deniz dalgalarının kumsalı şefkatle okşaması gibi huzur verirdi. Ama bu gece esen rüzgâr, İstanbul’un bütün kıyılarını, sahillerini, sokaklarını ve kaldırımlarını dolaşıyor; ağaçlardan kopan solmuş yaprakları karanlığın içinde sağa sola savuruyordu. Efe’nin aklı ise günler ve aylar öncesine gidiyordu…
Ağustos ayının sıcak günlerinden biriydi. Efe koyu ve sert kahvesini yudumlarken Facebook sayfalarında gezinmiş, o sırada gözüne bir fotoğraf çarpmıştı. Fotoğraftaki kadın kızıl saçlı, beyaz tenli, al dudaklıydı; gözlerindeyse sanki okyanusun bütün maviliği vardı. Efe, bir anlığına peri masallarından çıkmış bir denizkızı görmüş gibi düşüncelere dalmıştı.
Hiç gecikmeden kadına bir mesaj yazdı:
“Merhaba, ben Efe. Nasılsın? Seninle tanışabilir miyim?”
Kısa bir süre sonra yanıt geldi. Efe heyecanla mesajı açtı; ama yüzündeki beklenti kısa sürede şaşkınlığa dönüştü.
“Ben Caroline. Siz sapık mısınız?”
Efe birkaç saniye ekrana baktıktan sonra cevap verdi:
“Hayır, ben sapık değilim. Sadece sizinle tanışmak istedim. Çünkü çok güzel bir kadınsınız.”
Caroline teşekkür ettikten sonra hastanede olduğunu anlattı:
“Bir rahatsızlığım yüzünden hastane odasında yatıyorum. Facebook’ta oyalanırken mesajını gördüm. Seni tanımıyorum ve açıkçası herhangi birinden mesaj da beklemiyordum.”
Efe geçmiş olsun dileklerini iletti. Ardından karşılıklı sorularla başlayan konuşma, kısa sürede keyifli bir sohbete dönüştü. Üstelik Efe o sırada dayanılmaz bir diş ağrısı çekiyor, ertesi gün için diş hekiminden aldığı randevuyu düşünüyordu. Ama Caroline ile konuşmak o kadar iyi gelmişti ki bir süreliğine ağrısını bile unuttu. Sohbet, ona adeta ruhsal bir ağrı kesici gibi gelmişti.
Saatler geçtikçe birbirlerini biraz daha tanımaya başladılar. Zaman, kum saatinden dökülen taneler gibi ağır ağır akıyordu. Sonunda Efe bütün cesaretini toplayıp yazdı:
“Bana telefon numaranı verir misin?”
Mesajı gönderir göndermez içine bir endişe düştü. Birkaç saat önce kendisine “sapık” diyen bir kadından telefon numarasını istemişti. Ancak artık çok geçti; mesaj çoktan gitmişti.
Yanıt gecikmedi:
“Hayır.”
Efe bir süre sonra yeniden sordu.
Yanıt yine aynıydı:
“Hayır.”
Son kez şansını denediğinde Caroline bu kez daha açık yazdı:
“Ben sana telefon numaramı vermeyeceğim.”
Caroline kararlı ve inatçı bir kadındı. Efe de ısrar etmenin anlamsız olduğunu anlayıp meseleyi zamana bıraktı. Olması gerektiği gibi…
Böylece Ağustos ayının sıcak günlerinde Caroline ile Efe’nin hikâyesi başladı. Günler birbirini kovaladıkça aralarındaki iletişim güçleniyor, iki kayıp ruh sanki bilinmeyen bir yerde birbirine yaklaşıyordu.
Üçüncü günün sabahında Efe ona yine yazdı:
“Günaydın Caroline. Nasılsın? Bu kez gerçekten nazikçe soruyorum: Lütfen telefon numaranı verir misin?”
Caroline’ın cevabı bu kez daha yumuşaktı:
“Telefon numaramı gerçekten bu kadar çok mu istiyorsun?”
“Evet.”
Kısa bir sessizlikten sonra yeni bir mesaj geldi. Ekranda yalnızca rakamlardan oluşan bir telefon numarası vardı. Efe’nin kalbi hızla atmaya başladı.
“Teşekkür ederim, Caroline.”
Efe’nin göremediği bir gülümsemeyle Caroline cevap verdi:
“Rica ederim, Efe.”
Günler günleri, aylar ayları kovaladı. Karşılıklı sorularla başlayan sohbetleri zamanla tutkulu bir aşka dönüştü. Bedenleri farklı ülkelerdeydi ama düşünceleri ve kalpleri aynı yerde buluşuyordu. Sanki iki ruh, klavye tuşlarının arasında yaşıyordu.
Sabahın ilk ışıklarına kadar konuşuyor, birbirlerine fotoğraflar, videolar ve ses kayıtları gönderiyor, bazen de görüntülü görüşüyorlardı. Farklı diller konuşuyorlardı; konuşmalarında Rusça, İngilizce ve birkaç Türkçe kelime birbirine karışıyordu. Ama ikisinin ortak dili çoğu zaman gözleriydi. Dakikalarca birbirlerine bakıyorlardı. Efe’ye göre o anlar, masmavi bir denizle yemyeşil bir ormanın buluşması gibiydi.
Özlemle geçen günlerden birinde Caroline yazdı:
“Aşkım, seni çok özlüyorum. Gerçekten seni görmeyi çok istiyorum. Biz ne zaman birlikte olacağız?”
Efe de kalbinden geçen ortak dileği yazdı:
“Bir tanem, ben de seni çok özlüyorum. En kısa zamanda yanında olacağım ama önce iş yerinden izin almam gerekiyor.”
Caroline’ın cevabında hem heyecan hem endişe vardı:
“Canım, seni bütün kalbimle bekliyor olacağım.”
Bu konuşmanın üzerinden bir hafta geçti. Bir akşam Efe heyecanla bilgisayarının başına oturdu ve Caroline’a yazdı:
“Merhaba canım. Sana iyi bir haberim var. Uçak biletini aldım. Bir ay sonra yanında olacağım.”
On beş dakika boyunca cevap bekledi. Dakikalar Efe’ye bitmek bilmeyen bir ömür gibi geliyordu. Yatağa uzanıp YouTube’da bir video açtı ama aklı Caroline’dan gelecek mesajdaydı. Göz kapakları ağırlaşmaya başladığında bir mesaj sesi duyduğunu sandı. Bir anda yataktan doğrulup mesaj kutusunu açtı.
Gerçekten de Caroline yazmıştı.
“Buradayım aşkım. Çok mutluyum. Sonunda birlikte olabileceğiz!”
Ardından uçuş tarihini ve saatini sormaya başladı. Efe bilgileri verdikten sonra yazdı:
“Bir tanem, sana bir sürprizim daha var.”
“Ne sürprizi?”
“Ben sana gelmeden önce kalbimi ve ruhumu göndereceğim.”
Caroline şaşkındı:
“Nasıl? Anlamadım.”
“Yüzyıllar önce posta güvercinlerinin taşıdığı mektuplar gibi sana bir mektup göndereceğim. O mektubun içinde kalbim ve ruhum olacak. Böylece ben yanına gelmeden önce kalbimle ve ruhumla kucaklaşacaksın.”
Caroline hemen cevap verdi:
“Aşkım, seni çok seviyorum. Daha önce hiç kimse bana mektup göndermedi. Çok duygulandım. Teşekkür ederim.”
“Rica ederim. Ben de seni çok seviyorum aşkım.”
Ertesi sabah Efe koyu ve sert kahvesini yudumlarken iki sayfalık mektubunu büyük bir paketin içine koydu. Yanına iki fotoğrafını, beş İstanbul kartpostalını ve güzel bir kırmızı gül ekledi. Paketi kapatıp heyecanla postaneye gitti. Böylece kalbini ve ruhunu Caroline’a gönderdiğine inanıyordu.
Eve döndüğünde bir kahve daha yaptı, sigarasını yaktı ve bilgisayarın başına oturup Caroline’a yazdı:
“Canım, mektubumu gönderdim. Sana takip numarasını da yollayacağım. Kalbim ve ruhum yaklaşık yirmi gün sonra seninle olacak. Sonra da bütün bedenimle yanında olacağım.”
Caroline sabırsızdı:
“Canım, çok mutluyum. Seni seviyorum. Ama lütfen mektupta ne yazdığını söyle. Yoksa o mektup bana ulaşana kadar heyecandan uyuyamayacağım.”
Efe gülümsedi:
“Biraz sabretmelisin. Büyüyü bozmak istemiyorum. Sadece on beş, en fazla yirmi gün bekleyeceğiz.”
“Off bebeğim… Ben o kadar nasıl bekleyeceğim?”
Günler geçti, özlem arttı; ama mektup hâlâ ulaşmadı. Yirmi gün çoktan geride kalmıştı. Caroline sonunda dayanamadı:
“Canım, lütfen mektubunda ne yazdığını söyle. Artık bekleyecek gücüm kalmadı.”
Efe onun üzülmesine kıyamadı. İki sayfalık mektubu bu kez e-postayla gönderdi. Ardından paketin içinde neler olduğunu anlattı: mektup, fotoğraflar, İstanbul kartpostalları ve kırmızı bir gül…
Caroline mektubu okuduktan sonra ekran, öpücükler, kalpler ve gülümsemelerle doldu.
“Aşkım, çok mutluyum.”
Efe de gülümsedi:
“Bundan sonra mektuplarımı e-postayla göndereceğim. Sanırım bu daha hızlı ve güvenli.”
Aylar geçmişti. Güzel günler, yeni sabahların ilk ışıklarında anılara dönüşüyordu. Efe, Caroline’ı birkaç aydır tanıyor olmasına rağmen onu bir ömürdür tanıyormuş gibi hissediyordu.
Zaman yine kum saatinden akan kum taneleri gibi ilerledi. Sonunda Orta Avrupa’nın en güzel şehirlerinden birine yolculuk vakti gelmişti.
Uçuş tarihinden önceki gece Caroline ile kısa ve heyecanlı bir sohbet yaptılar. Ayrı yataklarda uyudular ama aynı düşlerde buluşuyorlardı.
Efe sabah uyandığında aperatif bir kahvaltı yaptı, koyu kahvesini içti ve banyoya gidip tıraş oldu. Aynaya baktığında kendi kendine gülümsedi.
“Efe, yakışıklı bir adam oldun. Sanırım Caroline seni beğenecek.”
Sonra valizini alıp evden çıktı. İstanbul Havalimanı’na doğru yaptığı yolculuk boyunca Caroline ile aralıklarla mesajlaştı. Havalimanına geldiğinde pasaport kontrolünden geçip bekleme salonuna oturdu. Sevdiği kadını ilk kez görecekti; üstelik bu, hayatındaki ilk yurt dışı yolculuğuydu. Heyecanla endişe birbirine karışmıştı.
Efe uçak yolculuklarını hiçbir zaman sevememişti. Yıllar önce yaptığı bir Ankara uçuşunda yaşadığı tatsız deneyimden sonra uçaklara karşı içinde tuhaf bir korku kalmıştı. Bunu Caroline’a söylediğinde ondan şu mesaj geldi:
“Aşkım, endişelenme. Korkunç bir yolculuk olmayacak.”
Uçuş saati geldiğinde Efe uçağa binip koltuğuna oturdu. Uçak piste doğru hareket ederken aklından tek bir düşünce geçti:
“Biz insanlar uçmak için yaratılmadık.”
Kalkış sırasında koltuğun kenarlarını sımsıkı tuttu. Kalbi hızla atıyordu. Fakat biraz sonra bütün korkusunun arasına Caroline karıştı. Onu ilk gördüğünde ne yapacağını düşünüyordu: “Merhaba aşkım” diyecek, bir süre masmavi gözlerine bakacak, sonra onu tutkuyla öpüp sımsıkı sarılacaktı.
Zaman düşündüğünden hızlı geçti. Uçak sonunda Orta Avrupa’nın o güzel şehrine indi.
Pasaport kontrolünün ardından Efe yavaş adımlarla yolcu bekleme salonuna doğru yürüdü. Birkaç adım sonra uzakta kızıl saçlı, mavi gözlü bir kadın gördü. Kadının yanında, kiraladığı dairenin ev sahibi Anatoly vardı.
Efe’nin kalbi uçaktakinden bile hızlı atmaya başladı; ama bu kez sebebi korku değildi. Caroline’a doğru yürüdü. Karşı karşıya geldiklerinde, bildiği birkaç Rusça kelimeyi güçlükle bir araya getirerek konuştu:
“Merhaba… Nasılsın, Caroline?”
Caroline sıcak bir gülümsemeyle cevap verdi:
“Merhaba, Efe.”
Efe Anatoly ile de selamlaştıktan sonra üçü birlikte otoparka doğru yürümeye başladılar. Caroline ile Anatoly kendi aralarında konuşuyor, Efe ise söylemek istediği onlarca cümleyi içinde tutuyordu. O anda yalnızca Rusçasını ve İngilizcesini değil, sanki ana dili Türkçeyi bile unutmuştu. Dudakları mühürlenmiş gibiydi.
Caroline yanında yürürken Efe, parmaklarının ucuyla onun eline dokundu ve yavaşça tuttu. Caroline bunu beklemiyormuş gibi yüzünü Efe’ye çevirdi. Yanakları hafifçe kızarmıştı. Bunun soğuktan mı, utangaçlıktan mı olduğu belli değildi. Ama gözlerindeki gülümseme her şeyi anlatıyordu.
Akşam soğuğunda parmakları birbirine kenetlendi.
Arabaya bindiklerinde arka koltukta yan yana oturdular. Şehir ışıkları camdan içeri süzülürken Efe bir süre Caroline’ın gözlerine baktı, sonra eğilip onu öptü. Ardından sımsıkı sarıldı. Uçakta hayal ettiği an sonunda gerçekleşmişti; yalnızca havaalanının ortasında değil, şehir sokaklarında ilerleyen bir arabanın arka koltuğunda…
Daireye vardıklarında hava kararmıştı. Anatoly evi kısaca tanıtıp ayrıldı. Büyük bir salon, mutfak, banyo ve küçük ama sevimli bir balkon vardı. Salonda çift kişilik bir yatak, iki kişilik küçük bir koltuk, cam bir sehpa, duvarda bir televizyon ve denizcilikle ilgili birkaç tablo bulunuyordu. Efe için ayrıntıların çok da önemi yoktu. Anatoly’nin kapıyı kapatıp gitmesiyle geçen birkaç saniye bile ona uzun bir zaman gibi gelmişti.
Efe Caroline’a sarıldı. Aylar boyunca ekranlardan birbirlerine bakan iki insan artık aynı odadaydı. Dakikalarca öpüştüler. Sonra yatağın kenarına yan yana oturdular.
Efe küçük bir kutu çıkardı.
“Bu senin için.”
Kutunun içinde hayat ağacını simgeleyen gümüş bir kolye vardı. Efe kolyeyi satın alırken, ağacın dallarındaki kalplerin kendi aşklarını simgelemesini düşünmüştü.
Caroline’ın gözleri parladı. Efe’ye sarıldı ve teşekkür etti. Bir süre sonra Efe kolyeyi onun boynuna taktı.
Ardından Efe kendine koyu ve sert bir kahve, Caroline ise çay hazırladı. Balkona çıktılar. Gecenin soğuğunda birer sigara yakıp yan yana durdular. Çok fazla konuşmuyorlardı. Birkaç kelime, birkaç bakış… Ama bazen insanın anlatmak istediği her şeyi gözleri anlatıyordu.
Efe Caroline’ın üşümüş ellerini tuttu. Gece karanlığında onun yüzüne baktığında, karşısında uçsuz bucaksız bir okyanus görüyormuş gibi hissediyordu. Uzun süre sarıldılar. Kendilerine geldiklerinde Efe’nin kahvesi, Caroline’ın çayı soğumuş, sigaralar kül tablasında çoktan sönmüştü.
Evin sıcaklığına döndüklerinde vakit ilerlemişti.
Efe gülümseyerek sordu:
“Haydi akşam yemeği yiyelim. Ben çok acıktım.”
“İyi olur.”
Fakat buzdolabını açtıklarında içinde neredeyse hiçbir şey olmadığını gördüler. Mutfakta şeker, kahve ve çaydan başka yiyecek yoktu.
“McDonald’s ya da Burger King’den bir şeyler alalım.”
Caroline kabul etti. El ele tutuşup sokak lambalarının aydınlattığı caddelere çıktılar. Konuşmaları biraz Rusça, biraz İngilizce, biraz da Türkçe kelimelerden oluşuyordu. Ağaçlardan düşen sararmış yapraklar kaldırımlara yayılmıştı; ayaklarının altında kuru yaprakların sesi duyuluyordu.
Uzun bir yürüyüşten sonra karşı kaldırımda bir McDonald’s tabelası gördüler. İçeri girdiklerinde dışarının ne kadar soğuk olduğunu daha iyi anladılar. Hamburger, patates kızartması ve içecek sipariş ettiler. Siparişi Caroline verdi. Efe içinden gülümsedi:
“Caroline olmasaydı bu siparişi vermem sabaha kadar sürebilirdi.”
Daireye döndüklerinde hem üşümüş hem acıkmışlardı. Yemekten sonra Google Çeviri yardımıyla konuştular; zaman zaman birbirlerine sarılıyor, bazen konuşmayı bırakıp yalnızca birbirlerine bakıyorlardı.
Gece yarısını geçtiğinde Caroline üzgün bir sesle konuştu:
“Artık gitmem gerekiyor. Yarın işe gideceğim. Ama yarın gece yine birlikte olacağız.”
Efe’nin yüzündeki hayal kırıklığı gizlenemedi.
“Tamam bebeğim.”
O gece aynı şehirde, farklı yataklarda uyudular. Uykuya dalana kadar birbirlerine mesaj gönderdiler.
Ertesi sabah Efe, Caroline’ın mesajlarıyla uyandı. Uyku sersemi mutfağa gidip buzdolabının kapağını açtığında önceki geceden kalan birkaç patates kızartmasından başka bir şey olmadığını hatırladı. Kahvesini içtikten sonra alışverişe çıkmaya karar verdi.
Dışarıda sağanak yağmur vardı. Şemsiyesini alıp bir market aramaya başladı. İçeri girdiğinde ürünlerin üzerindeki yazıların Rusça olduğunu görünce kendi kendine söylendi:
“Sanırım bu alışveriş biraz problemli geçecek.”
Öyle de oldu. Yine de ihtiyacı olanların çoğunu aldı; kendisi ve Caroline için birkaç bira da sepete ekledi.
Marketin kapısından çıktığında yağmur hâlâ şiddetliydi. Üstelik birbirine benzeyen sokaklarda hangi yönden geldiğini karıştırmıştı. Bir süre sonra yolunu kaybettiğini anladı. Telefonuna bakmak için cebine uzandığında asıl problemi fark etti: telefonu dairede unutmuştu.
Yağmur altında, iki eli poşetlerle dolu halde kendi kendine kızdı:
“Efe oğlum, çok aptalsın. Şimdi ne yapacaksın?”
Uzun bir süre aynı sokaklarda dolaştı. Sonunda kaldığı binayı gördüğünde, ıssız bir adada mahsur kalmış birinin ufukta gemi görmesi kadar sevindi.
Daireye dönünce Caroline’a başından geçenleri anlattı. Caroline gülücüklerle cevap verdi:
“Artık alışverişe birlikte gideceğiz.”
Günün geri kalanı yavaş geçti. Efe bütün gün Caroline’ı düşündü. Akşam saat sekiz civarında beklediği mesaj geldi:
“Yoldayım. Geliyorum canım.”
Bir süre sonra kapı zili çaldı. Efe neredeyse koşarak kapıyı açtı. Karşısında Caroline vardı. Özlemle sarıldılar; dudakları daha kapının yanında birbirine kavuştu.
Salondaki küçük koltuğa oturdular. Efe kendine kahve, Caroline’a çay getirdi. Bir süre Google Çeviri ile sohbet ettiler. Sonra Efe merakla sordu:
“Canım, sen neden hiç kahve içmiyorsun?”
Caroline gözlerinin içine bakıp tatlı bir tebessümle cevap verdi:
“Ben kahveyi senin dudaklarında seviyorum bebeğim.”
Bu gece birkaç kelime dışında konuşmaya, hatta Google Çeviri’ye bile çok ihtiyaçları olmadı. Efe odanın ışıklarını kapattı. Yalnızca mavi, kırmızı ve yeşil tonlarda yanıp sönen küçük gece lambası odayı loş biçimde aydınlatıyordu.
Yatağa uzandılar. Uzun zamandır birbirine hasret kalan iki beden ve iki ruh, gecenin sessizliğinde birbirine sarıldı. Aralarındaki dil farkı o anda tamamen kaybolmuştu. Sabahın ilk ışıklarında birbirlerine sarılmış halde uyandılar. Odaya iki insanın kokusu karışmıştı; Efe’ye göre çilekle kivinin birbirine karışması gibi farklı, tanımsız ama güzel bir kokuydu bu.
Duş alıp kahvaltı yaptıktan sonra Caroline’ın kız kardeşi Veronika’yı ziyaret etmek üzere evden çıktılar. Kısa bir otobüs yolculuğunun ardından şehir gürültüsünden uzak, bahçeli bir eve vardılar.
Bahçede yürürlerken zincirle bağlı bir rottweiler aniden Efe’ye doğru atıldı. Efe’nin Veronika ile tanışma heyecanı bir anda korkuya dönüştü. Köpeğin ondan hoşlanmadığı belliydi. Efe de aynı duyguları besliyordu.
Eve girdiklerinde Veronika, eşi Andrey ve çocuklarla tanıştı. Özellikle yaklaşık on üç yaşlarındaki Kristina dikkatini çekmişti. Sarı saçlı, renkli çerçeveli gözlüklü sevimli kız, elindeki telefonla sürekli oyun oynuyor, bir odadan diğerine geçiyordu.
Veronika Efe’ye kahve ikram etti. Google Çeviri yardımıyla sohbet ettiler. Evin içinde ayrıca küçük, siyah ve hareketli bir köpek vardı. Bahçedeki rottweiler kadar ürkütücü değildi; ama Efe’nin kendisini sevmesine izin vermeyecek kadar da utangaçtı.
Bir süre sonra Caroline Efe’yi başka bir odaya götürüp önüne bir dizüstü bilgisayar koydu.
“Canım, benim biraz işim var. Sen YouTube’da bir şeyler izle, ben işimi halledeyim.”
Efe video izlerken Kristina odaya geldi. Telefonundaki oyunları birer birer göstermeye başladı. Efe bir süre onunla vakit geçirdi. Sonunda Caroline kapıda göründü:
“Haydi, gidiyoruz.”
Efe Kristina ve küçük siyah köpekle vedalaştı. Veronika ve Andrey pazara, Caroline ile Efe ise şehir merkezine gidecekti.
Kısa bir otobüs yolculuğundan sonra merkeze vardılar. El ele caddelerde yürürlerken Efe, şehrin atmosferini İstanbul’daki Nişantaşı ile İstiklal Caddesi’nin bir karışımına benzetti. Tarihi binaların arasında şık mağazalar, barlar, kafeler ve restoranlar sıralanıyordu. Kendini başka bir kültürün ve hüzünlü bir tarihin içinde yürüyormuş gibi hissediyordu.
Soğuktan üşümüş elleri birbirine kenetlenmişti.
“Burası İstanbul gibi değil. Hava ne kadar soğuk!” dedi Efe.
Caroline gülümsedi:
“Bugün hava soğuk ama sen gerçek soğukla henüz tanışmadın. Burada denizin suyu bile neredeyse tamamen donar.”
Efe şaşkınlıkla ona baktı.
“O zaman bana bir Eskimo kıyafeti lazım.”
Caroline kahkahayı bastı.
“Canım, sen beni hep güldürüyorsun. Şakalarını seviyorum.”
Şehrin farklı yerlerinde fotoğraflar çektikten sonra dışarıdan güzel görünen bir İtalyan barına girdiler. Köşedeki rahat koltuklardan birine yan yana oturdular. Efe zaman zaman televizyonda oynayan Milan-Napoli maçına bakıyor, Caroline ile konuşmaya çalışıyordu.
Orta boy bir pizza, hamburger ve fıçı bira sipariş ettiler. Yemeklerini yedikten sonra yarım kalan biralarını yudumlayıp fotoğraf çekerlerken Efe’nin telefonuna bir mesaj geldi.
Mesaj Anatoly’den gelmişti:
“Efe, daireden ne zaman ayrılacaksın? Sizi saat 22.00’de havaalanına götürecektim.”
Efe’nin yüzü bir anda değişti.
“Benim uçuşum yarın gece saat 01.00’de değil miydi? Bu nasıl oluyor?”
Caroline’ın yüzündeki mutluluk da yerini hüzne bıraktı.
“Ben bu gece de seninle birlikte olacağımızı sanıyordum.”
Saat 19.30 civarıydı. Efe hesabı ödeyip aceleyle bardan çıktı. Bir taksiye binip daireye döndüler. Efe uçuş bilgilerini yeniden kontrol ettiğinde Anatoly’nin haklı olduğunu anladı. Uçuş birkaç saat sonraydı.
Valizini toplamaya başladı. Caroline mutfak masasının önündeki sandalyeye oturmuş, yanağını eline dayamış, boş duvarlara bakıyordu. Efe yanına gidip sarıldı ve alnından öptü.
“Üzülme aşkım. Yakında yine birlikte olacağız.”
Caroline gözyaşlarını saklayamadan cevap verdi:
“Ben bu gece de seninle olacağımı sanıyordum.”
Gözyaşları yanaklarından aşağı süzülüyordu. Efe buzdolabındaki biraları çıkardı. Güzel geçen günün ardından hüzünlü bir gecede sessizce biralarını içtiler.
Bir süre sonra Anatoly geldi. Efe anahtarı teslim etti ve üçü birlikte havaalanına doğru yola çıktı. Caroline ile Efe araçta hiç konuşmadılar. Yalnızca el ele tutuşuyorlardı. Caroline önüne bakıyor, Efe ise gece karanlığında camdan dışarıyı seyrediyordu.
Havaalanına geldiklerinde üç gün önce birbirlerini ilk kez gördükleri bekleme salonuna girdiler. Ama bu kez kalplerinde heyecan değil, ayrılığın ağırlığı vardı.
Bir saatlik bekleyişin ardından vedalaşma zamanı geldi. Uzun süre birbirlerine sarıldılar. Efe pasaport kontrolünden geçip uçağa yürüdü. Koltuğuna oturduğunda uçak neredeyse yarı yarıya boştu.
Uçak pistte hareket ederken Efe camdan dışarı baktı ve geride bıraktığı hüzünlü gözleri düşündü. Bu kez uçağın kaç kilometre hızla gittiğini, kaç metre yükseleceğini hiç umursamıyordu. Kabinde korkudan çok hüzün vardı.
Gece yarısından sonra İstanbul’a döndü. Eve vardığında Caroline ile kısa bir sohbet etti, sonra yatağına uzanıp yorgun ve hüzünlü gözlerle uykuya daldı.
Ertesi akşam Caroline ile birlikte geçirdikleri günleri uzun uzun konuştular. Birkaç gün sonra Efe yine bilgisayarında film izlerken Caroline’dan mesaj geldi:
“Merhaba canım. Nasılsın? Ne yapıyorsun?”
“İyiyim canım. Film izliyordum.”
Caroline biraz bekledikten sonra yazdı:
“Bugün Veronika’yı ziyarete gittim. Kristina ile çok ilginç bir konuşmam oldu. Bu arada Veronika sana selam söyledi.”
“Sen de ona benden çok selam söyle. Şu renkli çerçeveli gözlüğü olan sevimli kız mı?”
“Evet, o.”
“Ne olmuş? Merak ettim.”
Caroline anlattı:
“Kristina bugün yanıma gelip, ‘Geçen gün seninle eve gelen adama âşık oldum. Büyüyünce onunla evleneceğim,’ dedi. Ben de, ‘Ama o adamı ben de çok seviyorum. Onu sana vermeyeceğim. Üstelik sen büyüdüğünde o da yaşlanmış olacak,’ dedim. Yüzündeki ifadeyi görmeliydin. Veronika ile çok güldük.”
Efe de gülümsedi.
“O yaşlardaki çocukların hayalleri gerçekten çok ilginç oluyor.”
“Evet, öyle.”
Zaman yine bir kum saati gibi akıyordu. İlk ayrılık gecesinin üzerinden neredeyse iki ay geçmişti. Bu kez heyecanın yerini daha ağır bir özlem ve endişe almıştı.
Bir akşam Caroline dayanamadı:
“Canım, seni ne zaman göreceğim? Bu benim için gerçekten çok zor. Seni çok özlüyorum.”
Efe bir süredir zihninde kurduğu planı anlattı:
“Ben de seni çok özlüyorum. Yılbaşı gecesi seninle olacağım. Bu sefer daha uzun süre birlikte kalacağız.”
Caroline heyecanlandı ama özlemi hâlâ ağır basıyordu.
“Yılbaşına daha çok var.”
“Biliyorum canım. Biraz daha sabretmemiz gerekiyor. Güzel günlerimiz olacak.”
“Biliyorum tatlım. Sadece seni çok özlüyorum.”
Bu konuşmadan birkaç hafta sonra Efe bütün hazırlıklarını tamamladı. Kalacağı daireyi kiraladı, yılbaşından dört hafta önce uçak biletini aldı. Takvim Aralık ayının son günlerine yaklaştıkça ikisinin de heyecanı arttı.
Sonunda yolculuk günü geldi. Efe İstanbul Havalimanı’na vardığında bir fotoğrafını çekip Caroline’a gönderdi.
“Yakında birlikte olacağız aşkım.”
Caroline hemen cevap verdi:
“Seni bekliyor olacağım.”
Efe bilet kontrolü için havayolu şirketinin bankosuna gitti. Uçuş bilgilerini görevliye uzattığında görevli umursamaz bir sesle konuştu:
“Bugünkü uçuş iptal oldu. Size bilgilendirme mesajı gelmedi mi?”
Efe şaşkınlıkla başını kaldırdı.
“Hayır, gelmedi.”
Görevli sistemde telefon numarası bulunmadığını söyledi. Efe’nin şaşkınlığı öfkeye dönüştü.
“Ben bu bileti bir ay önce aldım ve telefon numaramı da yazdım.”
Aynı sorunla karşılaşan başka bir yolcu birkaç metre ötede görevliye bağırıp çağırıyordu. Efe sakin kalmaya çalışırken Caroline’a durumu anlatan bir mesaj gönderdi. Karşı taraftan gelen sessizlik, onun yaşadığı hayal kırıklığını anlatmaya yetiyordu.
Efe görevliye sordu:
“Peki şimdi ne yapacağım?”
Görevlinin önceki umursamaz tavrı biraz yumuşamıştı.
“İsterseniz gidiş-dönüş biletinizi iptal edebiliriz. Ücretiniz daha sonra iade edilir. Başka bir havayolunun saat 10.30’da uçuşu var. Oradan bilet bulmayı deneyebilirsiniz.”
Efe dişlerini sıkarak cevap verdi:
“İyi. Tamam.”
Yeni bilet için diğer ofise yürürken aklından tek bir şey geçiyordu: Caroline’ın yaşadığı hayal kırıklığı. İçinden bunun 2019’un son şakası olduğunu düşündü.
Diğer havayolunun görevlisi bilgisayara baktı, bir yeri aradı, sonra tekrar ekrana döndü.
“Saat 10.30 uçuşunda bir kişilik yerimiz var.”
Efe neredeyse rahat bir nefes aldı.
“Alıyorum.”
Uçuşa yalnızca bir buçuk saat kalmıştı. Üstelik yeni bilet eski biletin neredeyse iki katı fiyatındaydı. Yine de buna aldırmadı. Caroline’a hemen yazdı:
“Yeni bilet buldum. Geliyorum.”
“Tamam canım.”
Efe’nin neşesi büyük ölçüde kaçmıştı. Pasaport kontrolüne geldiğinde görevli kadın onu sıcak bir gülümsemeyle karşıladı. Pasaportunu aldıktan sonra beklenmedik bir soru sordu:
“Siz nerelisiniz?”
Efe bir an şaşırdı. Sistem zaten kim olduğunu gösteriyordu. Yine de cevap verdi:
“Bergama, İzmir.”
Kadın gülümseyerek bir soru daha sordu:
“Çifte vatandaşlığınız var mı? Pek Türklere benzemiyorsunuz.”
Efe de gülümsedi.
“Hayır, yalnızca Türk vatandaşıyım. Ama Bulgaristan göçmeniyim.”
Görevli pasaportu geri verdi. Efe birkaç saniye daha onunla göz göze kaldı. İçinden, “Bu sohbete devam edersem ya uçağı kaçıracağım ya da şu kafede birlikte kahve içeceğiz,” diye geçirdi.
“İyi günler.”
“İyi uçuşlar.”
“Teşekkür ederim.”
Oradan uzaklaşırken Efe kendi kendine gülümsedi:
“Bugün yaşadığın onca probleme rağmen hâlâ çekici bir adamsın, Efe.”
Bekleme salonunda Caroline ile kısa bir sohbet yaptıktan sonra uçağa bindi. Koltuğuna oturunca her zamanki gibi bildiği bütün duaları içinden okumaya başladı. Uçak korkusunu kimseye belli etmemeye çalışıyordu. Türbülans başladığında koltuğun kenarlarına, Caroline’a sarıldığından bile daha sıkı sarıldığı oluyordu.
Sonunda güzel anılarını bıraktığı şehre yeniden vardı.
Pasaport kontrolünde uzun bir kuyruğa girdi. Önündeki insanların valizlerini açtığını, paralarını, dönüş biletlerini ve kalacakları adresleri göstermek zorunda kaldığını görünce ister istemez gerildi. Sıra kendisine geldiğinde görevli kadına İngilizce “Merhaba” deyip pasaportunu uzattı.
Görevli sarı saçlı, renkli gözlü ve askerî üniformalı genç bir kadındı. Pasaportu alırken gülümsedi. Efe dönüş biletini göstermek istediğinde kadın başını hafifçe salladı.
“Gerek yok.”
Efe kalacağı adresi söylemeye çalıştı.
“Sorun yok.”
Kadın pasaportunu geri uzattı. Efe teşekkür etti. Beklediği stresli kontrol birkaç saniyede bitmişti.
Elbette bu iki pasaport görevlisiyle yaşadığı küçük diyalogları Caroline’a anlatmayı hiç düşünmüyordu. Çünkü Caroline kıskanç bir kadındı. Aynı zamanda inatçıydı, birçok şeye endişeyle yaklaşırdı; fakat Efe onun kalbinin güzel olduğunu biliyordu.
Valizini beklerken geçmişte Caroline ile yaşadıkları tuhaf bir olay aklına geldi.
Bir akşam Efe YouTube’da video izlerken Caroline’dan öfkeli bir mesaj gelmişti:
“Sen geceleri hangi kadınlarla konuşuyorsun?”
Efe şaşkınlıkla cevap verdi:
“Hangi kadın?”
Caroline peş peşe yazdı:
“Bir kadın beni aradı. Sosyal medya hesaplarından birinde bizim fotoğrafımızı görmüş. Bana, ‘Biz bir süre önce ayrıldık ama ben bu adamı hâlâ seviyorum. Sevdiğim adamı elimden aldın,’ diye bağırdı. Bana hakaret etti. Ben sana güvenmiştim Efe. Kim bu kadın?”
Efe ne diyeceğini bilemedi.
“Bilmiyorum. Bu kadını tanımıyorum. Neden bahsettiğin hakkında gerçekten hiçbir fikrim yok.”
Caroline o gece cevap vermedi. Efe ne kadar mesaj gönderirse göndersin sessiz kaldı. Efe endişeli biçimde uykuya daldı.
Ertesi sabah Caroline yeniden yazdı:
“O kadın beni tekrar aradı. Neredeyse çıldıracaktım. Sonra ona senin başka fotoğraflarını gösterdim. Birden, ‘Bu benim sevdiğim adam değil. Yanılmışım. Sizin fotoğraftaki adam ona çok benziyor,’ dedi. Benden özür diledi.”
Efe biraz sert cevap verdi:
“Emin olmadan peşin hüküm vermemek gerekiyor. Sen de bana karşı çok önyargılı davrandın. Bu kadın gerçekten çılgınmış.”
Caroline mahcup bir ifadeyle yazdı:
“Haklısın canım. Ama gerçekten çok garip bir olaydı.”
“Evet, öyle.”
Valizini yürüyen bantta gördüğünde Efe bu anıyı hatırlayıp kendi kendine gülümsedi.
Bekleme salonuna çıktığında bu kez Caroline orada değildi. İş yerinden izin alamadığı için havaalanına gelememişti. Efe’yi, kiraladığı dairenin sahibi Anna’nın eşi Dmitriy karşılayacaktı. Kalabalığın arasında elinde karton tutan bir adam gördü. Kartonda “Ben Dmitriy” yazıyordu.
Tanıştıktan sonra arabayla daireye gittiler. Dmitriy evi kısaca gösterip ayrıldı. Daire büyük bir parkın çevresindeki binalardan birindeydi. Hava, ilk gelişine göre çok daha soğuktu ve yine yağmur yağıyordu. Efe bu kez “Eskimo kıyafeti” getirmemişti ama ilk yolculuğuna göre çok daha kalın giyinmişti.
Dairenin girişinin solunda banyo ve mutfak, mutfağın yanında yatak odası vardı. Sağ tarafta ayakkabı dolabı, ileride uzun bir koridor ve koridorun sonunda geniş bir salon bulunuyordu. Salonun bir duvarını boydan boya kaplayan raflı mobilyada kitaplar, süs eşyaları ve bardak takımları vardı. Bir televizyon, eski bir bilgisayar, pencerenin yanında bir yatak ve küçük bir sehpa bulunuyordu. Önceki daireden daha büyüktü.
Efe Caroline’a geldiğini haber verdi. Sonra alışverişe çıktı. Bu kez öğrendiği birkaç Rusça kelime sayesinde markette daha rahat hareket etti. Daireye dönünce zeytin, peynir, haşlanmış yumurta, domates ve ekmekle kahvaltı yaptı. Koyu ve sert kahvesini içip pencerenin önünde sigarasını yaktı.
Yolculuğun yorgunluğuyla yatak odasına geçti. Yatak hiç rahat değildi ama bunun o anda önemi yoktu. Bir süre sağa sola döndükten sonra göz kapakları ağırlaştı. Zihnindeki son görüntü Caroline’ın gözleriydi.
Uyandığında saat 18.00’i gösteriyordu. Telefonunda Caroline’dan gelen birçok mesaj vardı. Efe elini yüzünü yıkayıp kahvesini yaptı, bilgisayarın başına geçti ve mesajları cevaplamaya başladı.
Caroline’ın mesajlarından biri şöyleydi:
“Canım, seni tekrar göreceğim için çok heyecanlıyım. Akşam sekiz gibi yanında olacağım.”
Efe cevap verdi:
“Ben de seni çok özledim. Alışverişten sonra biraz uyuyakalmışım. Şimdi kahve içiyorum. Akşam yemeği hazırlayacağım.”
“Güzel bir yemek hazırlayacağına eminim.”
Caroline’ın gelmesine az kalmıştı. Efe üniversite yıllarında haftanın neredeyse beş günü yaptığı için ustalaştığını düşündüğü spagettiyi hazırladı. Yanına özel bir sos ve çoban salatası yaptı.
Mutfak penceresinin önünde kahvesini yudumlayıp sigarasından derin bir nefes çekerken kalbi gittikçe hızlanıyordu. Bir süre sonra kapı zili çaldı.
“Sonunda…” diye mırıldandı.
Kapıyı açtığında Caroline karşısındaydı. Soğuktan yüzü biraz kızarmış, dudakları kurumuştu ama gözlerindeki heyecan saklanamıyordu.
“Merhaba canım.”
Caroline gülümsedi.
Efe onun buz gibi ellerini tuttu, sonra sımsıkı sarıldı. Caroline’ın kalbinin hızlı atışını duyuyor gibiydi. Daha kapının yanındaki ayakkabı dolabının önünde dudakları birbirine kavuştu.
Efe daireyi gezdirirken sordu:
“Nasıl? Beğendin mi?”
“Güzel bir daire.”
Yatak odasına girdiklerinde Caroline yatağın üzerinde asılı tabloyu gösterdi.
“Bu tablo biraz tehlikeli bir yerde. Umarım gece başımıza düşmez.”
Efe gülümsedi.
“Umarım canım.”
Bir süre sonra Efe ayağa kalktı.
“Bir dakika bekle.”
Ütü masasının üzerindeki poşetten bir paket alıp Caroline’a uzattı.
“Bu senin yılbaşı hediyen.”
Caroline paketi açtı. İçinden geyik ve çam ağacı desenli kırmızı-beyaz bir kazak ve gri, kulaklı, komik bir bere çıktı. Caroline önce gülümsedi, sonra Efe’ye sarıldı.
“Canım, teşekkür ederim. Ama şu bereyi asla takmayacağım.”
Efe kahkahayla cevap verdi:
“Biliyorum.”
Bu kez Caroline ayağa kalktı.
“Sen de bekle.”
Salondan bir paket getirip Efe’ye uzattı.
“Bu da senin yılbaşı hediyen.”
Kutunun içinde tıraş köpüğü ve yüz kreminden oluşan bir bakım seti vardı.
Efe teşekkür edip gülümsedi:
“Her tıraş olduğumda seni hatırlayacağım.”
Akşam yemeğinde Caroline Efe’nin hazırladığı spagettiyi, sosu ve salatayı beğendi. Efe kendi tabağına ketçap ve mayonez dökmeyi tercih etmişti.
“Gerçekten çok lezzetli olmuş,” dedi Caroline.
“Sana söylemiştim. Spagetti konusunda uzmanım.”
Yemekten sonra mutfak penceresinin önünde birer sigara içtiler. Efe burada yeni bir problem yaşadığını anlattı. Evde sigara içmek kesinlikle yasaktı. Bu yüzden yalnızca açık pencerenin önünde sigara içiyor, buna rağmen yan dairedeki genç kadın her dumandan onu sorumlu tutuyordu.
“Sanırım beni bir kez pencere önünde sigara içerken gördü. Şimdi yemek buharını bile sigara dumanı sanıyor. Bugün uzun süre onunla uğraştım. Ona bir lakap taktım: ‘Crazy Woman.’ Gerçekten çılgın bir kadın. Bir ara onunla sen konuş. Beni anlamıyor. Yakında yine kapıyı çalacağına eminim.”
Caroline uzun süre güldü.
“Tamam canım. Çılgın kadınla ben konuşurum.”
Çay ve kahvelerini alıp salona geçtiler. Caroline pencerenin yanındaki yatağa uzandı. Efe bilgisayardan bir şarkı açtı ve başını Caroline’ın göğsüne koyarak yanına uzandı. Caroline onun saçlarını şefkatle okşadı.
“Aşkım, saçlarını okşamayı çok seviyorum.”
“Ben de senin okşamanı seviyorum.”
Bir süre sonra Efe başını kaldırıp Caroline’ın gözlerine baktı. Caroline aynı sıcak tebessümle karşılık verdi. Dakikalarca öpüştüler.
Caroline sigara içmek için mutfağa gittiğinde Efe birkaç dakika sonra peşinden gitti. Caroline pencerenin önünde sırtı dönük halde sigarasını içerken sessizce yaklaşıp arkasından sarıldı. Caroline başını hafifçe çevirip Efe’nin dudağına küçük bir öpücük kondurdu. Efe de boynunun yan tarafını öptü ve kulağına fısıldadı:
“Seni istiyorum.”
Caroline yalnızca iki kelimeyle karşılık verdi:
“Ben de.”
Efe elini tutup onu yatak odasına götürdü. Işıkları kapattılar. Gecenin karanlığında, aylarca biriktirdikleri özlem yeniden sıcak bir yakınlığa dönüştü. Bir süre sonra birbirlerine sarılmış halde sessizleştiler. Efe’ye göre bedenleri aynı odada uyurken ruhları el ele tutuşmuş, bilinmeyen bir yerde dolaşıyordu.
Sonraki günlerde geceler uzun, gündüzler ise neşe doluydu. Birlikte sokaklarda yürüdüler, alışveriş yaptılar, yemek pişirdiler, oyun oynadılar, müzik dinlediler. Efe birkaç sihirbazlık numarası yapıp Caroline’ı güldürdü. Bazen saatlerce konuşuyor, bazen yalnızca göz göze oturuyorlardı.
Ama zaman yine kum saatinden akan taneler gibi hızla ilerliyor, birlikte geçirecekleri günler giderek azalıyordu.
31 Aralık sabahı Efe derin uykudayken Caroline telaşla onu dürttü:
“Uyan! İşe geç kaldım. Saat sekizi geçmiş!”
Efe gözlerini güçlükle açtı.
“Ne? Ne oldu canım?”
“İşe geç kaldım diyorum!”
Efe bir anda doğrulup saate baktı. Gerçekten de sekizi geçmişti. İkisi telaşla yataktan kalktılar. Caroline hazırlanırken Efe ona bir fincan çay yaptı. Caroline yalnızca iki yudum içebildi ve aceleyle evden çıktı.
Bir süre sonra mesaj geldi:
“Canım, endişelenme. Bir problem yok. Akşam altı gibi evde olurum.”
Efe cevap verdi:
“Tamam canım. Ben de akşam yemeği için hazırlık yapacağım.”
Öğle saatlerinde alışverişe çıktı. Dışarıda keskin bir soğuk ve şiddetli rüzgâr vardı; hafif yağmur da başlamıştı. Parkın içinden ana caddeye yürüdü, Caroline ile sık sık gittikleri markete girdi. İhtiyacı olan bazı şeyleri bulamadığı için biraz daha ilerideki başka bir markete yürümek zorunda kaldı.
Rüzgâr yüzüne her çarptığında İstanbul’un soğuğunu özlüyordu.
İkinci markette yılbaşı ağacı için birkaç süs ve çeşitli yiyecekler aldı. Daireye döner dönmez kendine koyu ve sert bir kahve yaptı. Caroline’a alışverişi tamamladığını, yalnızca köfte için dana kıyma bulamadığını yazdı.
Caroline kısa süre sonra cevap verdi:
“Endişelenme canım. Eve gelirken ben alırım.”
Efe orta büyüklükteki çam ağacını salon penceresinin önüne yerleştirip süslemeye başladı. Işıkları taktığında salon bir anda yılbaşı havasına büründü.
Vakit ilerliyordu. Caroline’ın gelmesine bir saat kalmıştı. Efe mutfağa geçip patates kızartması hazırladı. Yoğurtlu biber yaptı. Köftenin yanında yemek için ince doğranmış soğanı, maydanozu ve kırmızı pul biberi karıştırdı.
Kapı zili çaldığında gelen Caroline’dı. Efe ile selamlaştıktan sonra doğruca salona koştu. Pencerenin önünde ışıkları yanıp sönen çam ağacını görünce yüzü aydınlandı.
“Aşkım, çam ağacımızı çok güzel süslemişsin.”
“Evet. Gerçekten güzel oldu.”
Mutfağa geçtiler. Caroline mayonez, pancar, salatalık turşusu, konserve mısır ve haşlanmış balıktan kendi yöresine ait bir salata hazırladı. Efe ise hayatında ilk kez köfte yapacaktı. Telefonundan YouTube’u açıp “ızgara köfte nasıl yapılır” videosu izledi.
Köftelerin tadı sonunda hiç fena olmadı ama görüntüleri Türkiye’de görmeye alıştığı köftelere hiç benzemiyordu. Biçimsiz parçalar tavada sağa sola dağılmıştı. Efe bir süre onlara baktıktan sonra kahkahayla konuştu:
“Bunlar köfteden çok asteroit kuşağında başıboş dolaşan meteorlara benziyor.”
Caroline güldü.
Yemekler hazırlanırken aynı birayı paylaşıyorlardı. Efe uykusuzluktan başının döndüğünü hissedince:
“Ben biraz uzanacağım,” dedi.
Caroline başını salladı.
“Uyu canım. Seni gece yarısından önce uyandırırım.”
Efe yatak odasına gidip kısa sürede derin bir uykuya daldı.
Caroline onu uyandırmaya geldiğinde saat 23.45’i geçmişti.
“Canım, artık uyanmalısın. Neredeyse gece yarısı.”
Efe gözlerini açtı.
“Tamam canım. Geliyorum.”
Banyoya gidip yüzünü yıkadı. Mutfağın önünde Caroline ile karşılaştığında kadın heyecanla elinden tutup onu salona çekti.
“Birazdan başlayacak. Sonra sokağa çıkacağız.”
Efe hâlâ yarı uykuluydu.
“Ne başlayacak? Neden sokağa çıkıyoruz?”
Caroline şaşkınlıkla baktı.
“Gece yarısından sonra havai fişekler başlayacak. Unuttun mu?”
Efe bir anda hatırladı.
“Tamam, şimdi hatırladım.”
Salonun bir köşesinde hazırlanan sofrayı görünce uykusu biraz daha açıldı. Soğumuş patates kızartması, meteora benzeyen köfteler, yoğurtlu biber, Caroline’ın yaptığı salata, garnitür, ekmek, kola, Fanta ve bir şişe şampanya masadaydı.
“Vay be… Bu harika bir sofra.”
Caroline ışıkları kapattı. Birlikte geri saymaya başladılar. Saatler 00.00’ı gösterdiğinde Efe şampanyayı açtı. Kadehlerinden birer yudum aldılar, ellerindeki maytaplarla yeni yılı kutladılar.
Efe yeni yılın ilk dakikalarında Caroline’ı öptü. Televizyonda anlamadığı bir dilde yılbaşı programı oynuyordu. Tam o sırada dışarıdan gürültülü patlamalar geldi.
Caroline heyecanla ayağa kalktı.
“Havai fişekler başladı!”
Kalın giysilerini giyip sokağa çıktılar. Parka doğru yürürken Caroline sordu:
“İstanbul’da yılbaşı gecesi havai fişek gösterileri oluyor mu?”
“Bazı popüler semtlerde oluyor ama çok uzun sürmüyor.”
“Burada bazen dört saate yakın sürer.”
Efe şaşırdı.
“Vay canına.”
Gece gökyüzü renk renk ışıklarla aydınlanıyordu. Parkın içinde el ele yürüyüp yaklaşık yarım saat gösteriyi izlediler. Yıldızların altında iki çılgın âşık gibiydiler.
Sonunda Efe soğuğa dayanamadı.
“Canım, haydi eve gidelim. Çok üşüdüm.”
“Tamam canım.”
Eve dönüp sofraya oturdular. Efe biçimsiz köftelerden birini tattı.
“Görüntüsü tuhaf ama tadı gerçekten güzel olmuş.”
Caroline de yoğurtlu biberi beğendi.
“Bu da çok lezzetli.”
Yemekten sonra mutfak penceresinin önünde biralarını yudumlayıp sigara içerlerken Caroline birden hatırladı:
“Canım, sana bir şey söyleyeceğim. Sen uyurken çılgın kadın geldi.”
Efe gözlerini büyüttü.
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“Peki ne konuştunuz? Ona çay ya da kahve ikram ettin mi?”
Caroline kahkahaya boğuldu.
“Hayır canım. Kapının önünde sigara dumanı hakkında biraz konuştuk. Ama gerçekten çılgın bir kadın.”
Efe ciddiymiş gibi başını salladı.
“Biliyorum.”
İkisi yeniden gülmeye başladı.
Biralar bitince Caroline masaya baktı.
“Birkaç gün önce İstanbul’a götürmek için aldığın Jack Daniel’s nerede? Getirsene.”
Efe gülümsedi.
“Benim de aklımdan tam olarak bu geçiyordu.”
İki küçük bardak, viski şişesi ve Caroline üşümesin diye bir hırka getirdi. Pencere uzun süre açık kaldığı için mutfak soğumuştu. Hırkayı Caroline’ın omuzlarına örttü.
Bardakları doldurdular.
“Hayatımda ilk kez viski içeceğim,” dedi Caroline.
Efe o anda 2019’un son dakikalarını ve 2020’nin ilk saatlerini sevdiği kadınla geçirdiğini düşündü. Bardaklarını kaldırdılar.
“Şerefe.”
Efe ilk bardağı tek seferde içti. Caroline bir yudum aldığında yüzündeki ifade öylesine değişti ki Efe gülmemek için kendini zor tuttu.
Bir bardak, sonra bir tane daha… Bir süre sonra kaçıncı kadehte olduklarını ikisi de saymayı bırakmıştı. Bunun artık bir önemi de yoktu.
Efe bir anda kazağını çıkardı ve ince tişörtle kaldı.
Caroline telaşlandı:
“Canım, ne yapıyorsun? Hasta olacaksın.”
Efe gülerek cevap verdi:
“Çok sıcak. Gerçekten çok sıcak.”
Caroline ona bakıp gülümsedi.
Şişenin yarıdan fazlası bittiğinde birbirlerine sarılarak yatak odasına yürüdüler. Adımları hafifti; Efe’ye sanki yıldızların altında yürüyorlarmış gibi geliyordu. Yatağa uzandıklarında kısa süre içinde derin bir uykuya daldılar.
Uyandıklarında öğle çoktan geçmişti. Efe kollarının arasındaki Caroline’a baktı.
“Günaydın aşkım.”
Caroline sıcak bir öpücükle karşılık verdi.
Kahvaltıdan sonra ellerinde çay ve kahve fincanlarıyla salona geçtiler. Efe YouTube’dan bir şarkı açtı. Yan yana uzanıp uzun süre sohbet ettiler. Akşam Caroline tavuklu bir yemek yaptı. Yemekten sonra şişede kalan az miktardaki viskiyi de bitirdiler.
Gece yarısına doğru Efe duştan çıktı. Saçlarını fön makinesiyle kurutmaya çalışırken Caroline makineyi elinden aldı ve saçlarını kurutmaya başladı. Bir yandan da saçlarını şefkatle okşuyordu.
Bu kez Efe’nin zihninden hiçbir şey geçmiyordu. Kalbi sessiz, sakin ve huzurluydu. Yaz akşamında esen hafif bir meltemin ağaç yapraklarını usulca oynatması gibi…
Yatağa uzandıklarında uzun süre konuştular. Caroline birden sessizleşti.
“Yarın son günümüz olacak.”
Efe ayrılığı düşünmemeye çalışıyordu.
“Evet, biliyorum canım.”
“Buna nasıl dayanacağımı bilmiyorum.”
Efe ona sımsıkı sarıldı.
“Seni seviyorum aşkım.”
“Ben de.”
“Birkaç ay sonra, yazın sen benim yanıma geleceksin. İstanbul caddelerinde el ele yürüyeceğiz.”
Caroline cevap vermedi. Sadece Efe’ye biraz daha sıkı sarıldı.
Ertesi sabah ikisi de hüzünlü gözlerle uyandı. Kahvaltının ardından mutfak masasının önünde oturdular. Caroline çayını içerken Efe koyu ve sert kahvesini yudumluyordu. Pencere açıktı. Kül tablası art arda içilen sigaraların izmaritleriyle dolmuş, mutfağı hafif bir duman kaplamıştı. O sabah “çılgın kadını” ikisi de umursamıyordu.
Caroline bacaklarını Efe’nin dizlerinin üzerine uzatmıştı. Telefonda seçtiği bir şarkı çalıyor, ikisi zaman zaman göz göze geliyordu. Efe bazen Caroline’ın ayaklarını gıdıklıyor, bazen de bacaklarına masaj yapıyordu.
Tam o sırada Caroline’ın telefonu çaldı. Kısa bir konuşmadan sonra yüzünde tatlı bir gülümsemeyle Efe’ye döndü.
“Aşkım, bana gönderdiğin mektup bugün gelmiş.”
Efe şaşkınlıkla güldü.
“Sana gönderdiğim mektubu ben unutmuştum.”
“Ben de neredeyse unutmuştum.”
“Altı ay oldu. Yirmi günde ulaşması gerekiyordu.”
Bir an durdu, sonra gülümsedi.
“Ama her şeye rağmen şu anda mutluyum.”
Caroline başını salladı.
“Ben de çok mutlu oldum.”
“Haydi, gidip birlikte alalım.”
Caroline güldü.
“Hayır canım. Postane çok uzak, vakit de geç oldu. Yarın ben alırım.”
“Tamam.”
Günün geri kalanı sakin geçti. Akşam yemeğini yedikten sonra Efe kendine kahve, Caroline’a çay yaptı. Her zamanki gibi…
Caroline çayından bir yudum aldıktan sonra aniden ayağa kalkıp mutfak penceresinin önüne gitti. Yüzünü Efe’den saklamaya çalışıyordu.
Efe onun ağladığını anladı.
Yanına gidip sarıldı. Caroline’ın gözleri kıpkırmızıydı. Hâlâ gözyaşlarını saklamaya çalışıyordu. Efe’nin gözlerinden yaş akmıyordu ama kalbi aynı ölçüde kırılmıştı.
Söyleyebileceği fazla bir şey yoktu.
“Bebeğim, yazın yine birlikte olacağız.”
Umut dolu bir sözden başka verebileceği hiçbir şey yoktu.
Bir süre sonra valizini toplamaya başladı. O gece erkenden yattılar; ama ikisi de hüzünle uyudu.
Ertesi sabah erkenden kalktılar. Efe kendine koyu ve sert bir kahve, Caroline’a bir fincan çay yaptı. Kısa süre sonra Dmitriy geldi.
Masadaki çay ve kahve yarım kaldı.
Efe anahtarları teslim etti. Caroline ile birlikte taksiye binip havaalanına gittiler. Uzun bekleyişin ardından yine ayrılık vakti geldi.
Birbirlerine uzun süre sarıldılar. Dudakları son kez birbirine kavuştu. Sonra Efe yavaş adımlarla Caroline’dan uzaklaştı.
Birkaç adımda bir arkasına dönüp bakıyordu.
Ta ki Caroline gözden kaybolana kadar…
Efe’nin gözlerinin önünde bütün bu anılar yeniden canlanmıştı; yağmurlu ve soğuk İstanbul akşamında…
Şiddetli rüzgârın savurduğu solmuş ve kurumuş yaprakların Arnavut kaldırımları üzerinde sağa sola sürüklendiğini izliyordu.
Tıpkı masada yarım kalan çay ve kahve gibi…
Sokak lambasının ışığı ıslanmış paltosunu ve yüzünü aydınlatıyordu. Kirpiklerinden ve dudaklarından süzülen yağmur damlaları ayakkabılarına düşerken hafızasında kalan son hatıra kırıntıları, yalnızca birkaç harften oluşan iki kelimeydi:
“Mutlu ol…”
Efe, paltosunun sol cebinde taşıdığı umuda hiç olmadığı kadar sıkı sarıldı ve sessiz adımlarla eve doğru yürüdü.
Bu, yalnızca masallarda tanışan iki hayali karakterin çılgınca atan kalplerinin kısa bir hikâyesinden başka bir şey değildi…
-SON-

Hiç yorum yok